20 Aralık 2011 Salı

Hafta Sonu Sinema Kuşağı


Bu  hafta sonu nefis bir insanla tanıştım.Küçük bir kızken (Ahh ahh!) izlediğim "Uçurtmayı Vurmasınlar" filminin senaristi  Feride Çiçekoğlu  cumartesi günü seminerde konuğumuzdu.Çok güzel dolu dolu 2,5 saat geçirdik sayesinde.

Beğendiğim filmlerin senaristinin düşünce yapısını çok merak ederdim ki ilk defa bir tanesi ile karşılaşma şansım oldu.Bu yüzden Feride Hanım'la tanışmak benim için çok önemliydi.Senaryo yazma üzerine anlattıkları, tavsiye ettiği kısa filmlerle hepimizin ufkunu açtı diyebilirim.

 80 li yıllarda düşüncelerinden dolayı dört yıl cezaevinde kalmış .Uçurtmayı Vurmasınlar,Parmaklıklar Ardında(Diziymiş sanırım),Sizin Hiç Babanız Öldü mü? o yılların izleri.


Uçurtmayı Vurmasınlar'ı izlediniz mi bilmiyorum ama izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ederim.Benim için klasik Türk Filmlerinden bir tanesi.Çok yalın ama  derinden sarsan  filmlerden.Yakın zamanda tekrardan izlemeyi düşünüyorum.Feride Hanım'ın sohbetinden sonra farklı bir gözle izleyeceğimi düşünüyorum.


Filmdeki  İnci aynı Feride Hanım gibi.Düşünceleri.İnsanlara yaklaşımları,birikimleri...

Yine senaryolarından Umuda Yolculuk  1990 lu yıllarda en iyi yabancı film oskarını kazanmış.

Kendisi kadar tavsiyelerini de çok beğendim(k).Kısa filmlerin bu kadar lezzetli olduğunu bilmiyordum.Kendisiyle sohbet ederken Uzun metrajlı filmleri şiire,kısa filmleri Haiku'ya benzettiğimi söyledim.Aynı fikirdeymişiz.

Sonrasında İsrailli yönetmenin aşağıdaki kısa filmlerini paylaştı bizimle.Öncesinde senaryolarını okuduğumuz kısa filmlerden de çok etkilendim.İlginizi çekerse onlarıda aşağıda paylaşıcam sizlerle.

Bu birincisi.
http://www.youtube.com/watch?v=TYIxBRA5qjA

Bu da ikincisi.
http://www.youtube.com/watch?v=RpjHSiQLPmA

Bu da üçüncüsü.
http://www.youtube.com/watch?v=SrzpG7KI_0w

Cumartesi iyi senaryo...İyi senarist....Yaratıcı kısa filmler derken pazar günü sinemasız olmazdı elbet.


Ne zamandır çok beğenilerek anlatılan HUGO'ya gittim.Hugo'yu vizyonda görünce ön yargılıydım önceleri.

Nedense aklıma Tolga Abi ve Hugo'su geldi.Sonra seyredenlerin tavsiyesi üzerine araştırdığımda alakası olmadığını öğrendim.2011'in en iyi üç boyutlu filmi deniyordu ki hastasıyımdır.Ve insanın içine işleyen o mavi gözlerle tanıştım.

Uçurtmayı Vurmasınlar'daki  Küçük Barış gibi etkiledi beni Hugo.

Ayrıca 1930'ların Paris'ini yaşamak  hoştu.

Sinemayla dolu dolu  bir hafta sonu oldu.Bu post konusu da tavsiyelerle dolu dolu oldu :)

Herkese keyifli bir hafta dilerim.

6 Kasım 2011 Pazar

Bayram Meşajı


Selamlar,hörmetler  blog ahalisi.

Yine bir kurban Bayramı veçhilesi ile post yazıyorum ama alıcılarınızın ayarlarıyla oynamanız gerekebilir.Çünkü bayramı  seven ama kurban olayını sevmeyen biri olarak yazıyorum.

Vejeteryan değilim ama yılın her sene bu zamanlarında doğal olarak vejeteryan oluyorum.

Çünkü taze @ kokusuna tahammülüm yok.

Kan kokusuna hiç yok.Öyle kan kokusundan eter koklamış gibi bayılan hanım ablalardan da değilim ama sevmiyorum işte.Adım başı taze @ ve kan kokusu uyuz ediyor beni.

Her taraf kana bulanık.E haliyle bunalıyorum ben de.

Televizyonlarda kendini kesen acemiler,kaçan boğalar, yarı ilkel toplumlardaki  gibi onları yakalamaya çalışan avcımsılar vesaire vesaire.Öyle bir hal alıyor ki kan kokusu sanki İstanbul'da değil , Transilvanya'daki vampirler gibi hissediyorum şu üç dört günde kendimi.

Tamam dini vecibe v.s saygım sonsuz ama uyuz oluyorum bazı şeylere.

Az evvel okuduğum bir mailde Ankara makro markette deve satılıyormuş.Ve oradan satın aldıkları develeri kesen develer varmış.

Deve kesmek ne ya?İlk kez duydum.THY açılışında peronda kesmeye çalışan develeri duymuştum ama o sayılmaz.

Şimdi bu arkadaşlar dinazorlar yaşıyor olsa kesin  Brachiosaurusfilan  keserler diyorum içimden.

En büyüğünü kesince daha büyük bonus sevap kazanıyosun herhalde ?

O yüzden bu zamanlarda bayan temel reyiz gibi olmak en iyisi.

Annemin yaptığı ıspanaklı börekleri zulaladım.Dört gün evden çıkmadan sadece onları bile yiyebilirim. O derece!

Neyse  bayram günü bölücülük yapmayayım halet-i ruhiyem budur ama hepiciğinizin bayramı kutlu olsun a dostlar.

Sevgi,huzur,sağlık,mutluluk...Kansız ve zorsuz hep sizinle olsun.

Sevgiler. 

27 Ekim 2011 Perşembe

GÜLÜMSE



Bu resim dün'den kalan güzel bir hatıra.Belediyeye Van için yollanan yardım paketlerinden birinde çocuk kıyafetlerinin üzerine koyulmuş.Minik eller eşyalarını paylaştığı kardeşlerine bir de moral vermek istemiş herhalde.Sıcacık güneşli bir günde gülen yüzler ayakta sapasağlam evler:)

Fotoğrafladık .

Hem kalbime hem de buraya yazdım.

Unutulmasın...Darlanınca bakılsın...Güneşli günleri ve gülen yüzleri hatırlatsın  gülümsetsin diye...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Üzülüyorum!

Galiba yaşlandım.

Galiba kafayı yedim.

Galiba şu son günlerde yaşanan üst üste felaketlerden sonra sakinliğimi,sağ duyumu kaybettim.

Felaketlerin ardı arkası kesilmiyor.
Şimdi de deprem!Doğudaki vatandaşlarımız çaresiz.Toprak altındalar.Haberleri izlemeye çalışıyorum Orada karga tulumba kendi imkanlarıyla enkazlarda debelenen insanları görüyorum.O enkazların yamacında sevdiklerine yardım isteyenlere,çığlık çığlığa ağıtlar yakanlara dayanamıyorum.Mangalda kül bırakmayan devlet büyüklerinin neden hala orada  bir koordinasyon sağlayamadıklarını anlayamıyorum.

Hepimizin aynı ipe dizili tespih taneleri gibi birbirimize bağlı olduğumuzu imamenin dağılırsa her birimizin tarumar olacağını birliğin ve bereberliğin sağlanması gerektiğini düşünüyorum.

Fikirler,inançlar ne olursa olsun insanların kin ve nefret duygularıyla birbirlerine saldırmalarına,dişlerini vahşi hayvanlar gibi birbirlerinin etine geçirmeye çalışmalarına dayanamıyorum.İnsanlığımdan utanıyorum.

Çaresizliği ilk kez bu kadar derinden yaşıyorum.Hamasi duygularla gaza gelen insanların içinde kendi tanıdıklarımıda görüyorum.

Hayvanla insan arasındaki o ince çizgiyi geçemeyenlere üzülüyorum.

Üzülüyorum.

Kahroluyorum.

21 Ekim 2011 Cuma

SAĞOLSUN !


Babalar,evlatlar sağ olsun .Gerisi hikaye,ağız dolusu lakırdı.Şu anda buraya yazmak istediğim kan kırmızısı küfürler var ama susuyorum.Gidenler geri gelmeyecek çünkü.Uğur Gürsoy'un bu karikatürü nokta atışı olmuş duygularıma.Allah rahmet eylesin.Ailelerine sabır versin.

5 Ekim 2011 Çarşamba

İZ'LED'İM


Ne zamandır sinemaya gidip film izlemiyorum.En son Turkcell Kuruçeşme Arena'da Patrondan kurtulma sanatına gitmiştim galiba  iki ay önce...

İlk defa açık havada  film izlemiştim.Ama benim gibi full konsantre olan bir insan için o atmosfer biraz zorladı.Mehtap,deniz,yakamoz sürekli gözüm kaydı.Arada uzun uzun öten tanker gemi düdükleri de cabası.Film fena değildi.Eğlenceli,güldürüklü bir filmdi...

Haftasonu sinemam geldi yine...

Pazar gecesi  Woody Allen'ın son filmi 'Paris'te Gece Yarısı'na gittik (Midnight in Paris)

Ben pek Woody Allen sevmem aslında ama filmin konusu ve içindeki ünlüler geçidi ilgimi çekti.

Bi de twitterda pek bir övgüler okudum filmle ilgili...

Çok beklenti içinde değildim.Bir Zamanlar Anadolu'da ya gidecektik bu filme girdik .

Sonuç sevdim.İlk defa bir filmini sevdim W.A.'nın...

Spoiler vermek gibi olmasın ama o eskiye dönüş sahneleri sevmem de en büyük etken sanırım.

O sahneler dışında klasik film geyiği...

Ben de pek bir yapmak isterdim öyle...Arabayla olsun,zaman makinesiyle olsun,ya da bir aynanın içinden geçerek olsun.Ne olursa olsun geçmiş zamanları yaşamayı görmeyi çok isterdim.

Orhan Veli ile Aşiyan'da yürüsem...

Sonra Melih Cevdet ve Oktay Rıfat' da aramıza katılsa, sohbet harlansa...

Garip garip onlar anlatsa ben dinlesem...

Bana tiyolar verseler, yazmanın ne sancılı bi şey olduğunu beni benden aldığını uçurumların eşiğine geldiğimi anlatsam onlara...

Aynı filmdeki gibi elimdeki taslağı ne halt edeceğimi bilemeden ortalarda kala kaldığımı dertlenip anlatsam...

Sonra hep birlikte Bostancı'ya Hatay restorana gitsek orada Cemal Süreya'nın masasına otursak o sohbetlere şahit olsam...

Buklu Bukle şiirleri rakının yanına meze yapsalar ben de kendimden geçsem...

Cemal Süreya her kadeh tokuşturduğunda "Keşke yalnız bunun için sevseydim seni "desem ...

Ülkü Tamer'le iddalaşsalar, yere bir " y " düşse   şahit olsam,alsam cebime koysam hatıra olarak saklasam...

Rakının damarlarımdaki kudretiyle Hüznün Kuşları'nın şarkı versiyonunu  onlara söylesem ...

Sonra Cağaloğlu'nda  Oğuz Aral'la karşılaşsam gözlüğünün üzerinden bakıp "Gereksiz taramalardan kaçın" dese Avni "Mugul Mugul Dıgıl" diye onu onaylasa ,ona manavdan gazete kağıdında bir kese kağıdı elma alıp versem dişlek dişlek gülse ...

O yolculuklarla gidi gidiversem her bir tarihe,her bir hayran olduğum tanışmayı çok arzu ettiğim kişilerin yanına...

Ahh ahh ! Filmi izleyin derim !

Filmi izlerken belki siz de kendi yolculuğunuza çıkarsınız Owen Wilson gibi...

Beğenmezseniz de artık "Mugul,mugul,dıgıl"

Yani ...;)

18 Eylül 2011 Pazar

ÖLÜ



Annem
Eteğinden yırttığı bir parça basmayla gözlerimi bağladı
Belli ki görmemi istemiyordu
 Kucağındaki kardeşimin sıcaklığını
 Ama ölü bebekler göremezler ki dedim fısıltıyla
Duymadı…

Mecburdu
Kardeşlerim için…
Biliyorum
Bir lokma daha fazla alabilmek için 
Uyuma taklidi yapan ölü bebektim
Çadırın köşesinde
Kara sineklerle yarenlik ediyordum.
Bizim buralarda çocukların yazgısı da  teninin rengi gibi karadır
Ya ölüsündür ya da yaşayan ölü
Sesimiz çıkmaz bizim ağlayamaya 
Mecalimiz yoktur
Malum ağlamayan bebeğe de emzik yoktur
Bizim topraklar kıraçtır
Dikili ağaç yoktur
Ölü çocuklar dikilir
O yüzden mi dir insanların bizi görmezden gelişi ?
Arada amcalar teyzeler bazen gelirler yardım için 
Ama bizim köyün yolunu bilmezler

Bulmazlar ,bulmak istemezler

O yüzden ben ölü bir bebeğim 
Kardeşimde ölmek üzere olan bir bebek.
Uzak ülkelerden bıyıklı bir amca ve başı sarık bir teyze gelmiş geçenlerde
Yanlarında çocukları eğlendirsinler diye 
Birkaç şaklaban getirmişler niyeyse
Ağlak bir abi,sarı yaşlı bir abla ve dahaları…
Şarkı söyleyip dans etmişler ,
Dans sanki karnımızı doyururmuş gibi
Doyurmaz ki
Öyle olsa annem her gün dans ederdi 
Kucaklarına süs köpeği gibi almışlar 
karnı doyan şanslı kardeşlerimden 
Sanki
Ölü bebek kokan topraklarda değillermiş gibi
Gülerek poz vermişler 



Benim göz yuvalarıma çöreklenen kara sinekler
Onların ruhlarına çöreklenmiş
Anladım

İzdşnmler 

12 Eylül 2011 Pazartesi

DOLU(N)AY

Şu an dışarda nefis bir dolunay var.

O dolunaya ilaveten ağrıdan en az onun kadar kocaman olmuş  bir başım.

Aklı başında insanlar gibi ağrı kesici içeceğime büyükçe bir kadehle kırmızı şarap içiyorum.

Güzel havalar göçmen kuşlar misali uzaklara göçmeye hazırlanıyorlar ya...

O yüzden yazın son dolunayını öküzün gözüne kurban ettim bu gece...

Play listmde en damar parçaları ardı ardına tekrar tekrar dinliyorum " Beni öldürmeyen herşey daha güçlü kılar "mottosuyla...

Blog sahibesi bu gece pek bir melankolik .Rica edeceğim alıcılarınızın ayarlarıyla  oynamayınız.

Ne yazacağını kestirmeden sadece yazası olduğu için burada(Hah üçüncü tekil kişi olarak da yazmaya başladı tam oldu!)

Dün gece çok garip feci bir rüya gördüm.Belli ki 11 Eylül'ün  bilinç altımda bir şekilde taşın altındaki solucanlar gibi divil divil divilmesi sonucu pırtlayan bir rüya...

Eskiler ne der ?Allah hayra çıkarsın siz de deyiniz lütfen(demeseniz bile okurken dedirtmiş olayım bi şekilde)

İstanbul semalarında uçan üç dört uçak birbiri ardına hava da çarpışıyor  ve düşüyor.

Ve ben Lost'takiler gibi bütün o düşme detaylarını aşağıdan görüyorum çaresizce izliyorum.Dizlerimi döve döve  böğüre böğüre ağlıyorum.Kaybetme duygusu o kadar gerçekti ki kötü uyandım.

Sabaha karşı uyandığımda hakikatten yüzüm sırıl sıklamdı gerçekten ağlamışım.

10 sene önce bu olay olduğunda arkadaşlarımla çok keyifli bir Antakya gezisindeydim.Antakya'lı arkadaşlarımın mihmandarlığında baharatçılar çarşısında alşveriş yapıyorduk.Gidenler bilir Antakya arap ülkeleri gibidir.Arapça yazılı plakalar,konuşanlar,tabelalar vs.

Bir anda esnaf karıştı herkes televizyonlara hücum etti.Biz ne oluyor dedik ki ikiz kulelere dalış yapan o uçakları gördük ekranda...

Ve televizyonun başından kimse ayrılamadı.Ondan sonra ne alışveriş kaldı ne de bizim tatil keyfimiz...

O uçaktakilerin gökdelene doğru kamikaze dalışı gözümün önünden gitmedi. O an ne hisettiklerini düşünüp durdum günlerce...

Her ölüm zordur ama bilmiyorum beni feci etkiledi sanırım o olay.

Zaten dün gece ki rüyamda bu olayın başka bir türlü tezahürü...

Neyse tatsız konular...

Allah rahmet eylesin hepsine ve sevdiklerine sabır versin.

Son zamanlarda  ne çok kullandığımız iki  cümle kalıbı  oldu bu değil mi?...

Doğu da o kadar çok şehit veriyoruz ki "günaydın ,iyi akşamlar "der gibi rahmet okuyup sabır diliyoruz.

Tabi ateş düştüğü yeri yakıyor ,"bıçak kemiğe dayandı "lakırdısı edenler tüm samimiyetsizlikleriyle yukardaki cümle öbekleri gibi bu cümleyi ağızlarına sakız ediyorlar.

Bloga girerken cumartesi gün ki nefis Bülent Ortaçgil konserini,ilk defa canlı izleme şansı elde ettiğim Birsen Tezer'i ve aynı sahne de yine ilk kez dinlediğim Erkan Oğur'u yazmayı düşünmüştüm bir şekilde...

Ama onlar başka bir post konusu olsun.

Keyifli akşamların konusu olsun hatta...Dün ve Bugün şarabımın rengi gibi kıpkırmızı ...

Bugün demişken bir de 12 Eylülümz var bizim.Tarihe kömür karasıyla yazılan bir 12 Eylülümüz.

Bugünü dolunayla ilişkinlendirip onlardan söz etmemek  yakışık almaz değil mi?

Bir asker kızı olarak hayatım hep bir şekilde ordu evlerinde,askeri lojmanlarda,ast - üst ilişkilerinin gölgesinde geçti.

Rahmetli babamın mensubu olduğu TSK'ni her zaman onurla ve gururla savunmuşumdur her ortamda...

Ama bir 12 Eylül olayımız var ki orda kelimelerin bittiği andır diyorum ben...

Ve benim yerime aşağıdaki kara bilanço konuşsun diyorum...

12 Eylül'de

* 650 bin kişi gözaltına alındı.

*1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

* Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

*7 bin kişi için idam cezası istendi.

*517 kişiye idam cezası verildi.

* Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).

* İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.

* 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.

* 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.

* 388 bin kişiye pasaport verilmedi.

* Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

*144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

* 14 kişi açlık grevinde öldü.

* 16 kişi “kaçarken” vuruldu.

* 95 kişi “çatışmada” öldü.

*73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.

* 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.

* 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.

*14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

* 30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.

* 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.

*171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.

* 937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.

*23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

*3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

*400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

* Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

* 31 gazeteci cezaevine girdi.

* 300 gazeteci saldırıya uğradı.

* 3 gazeteci silahla öldürüldü.

* Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

* 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

* 39 ton gazete ve dergi imha edildi.

9 Eylül 2011 Cuma

Sözünü Sakınmadan ve Küçük İskender

Dün akşam tesadüfen İstanbul Modern Müzesinde Küçük iskender'in söyleşisi olduğunu duydum.Eleştirmen Semih Gümüş ve Ömer Türkeş'in konuğuymuş.

Aslında pek bildiğim bir şair değildi.Bir iki popüler şiirini biliyordum sadece...

Yine de akşamımı biraz şiire bulamak  ve yeni birini tanımak istedim.Üşenmedim atladım gittim.

Tophane'de Açık havada eski bir saat kulesinin önünde  sahne kurmuşlardı.

Sandalyeler  full doluydu ben de çimenlerin üzerinde yere bağdaş kurdum.

Sabit Fikir'in İstanbul Modern iş birliğiyle düzenlediği söyleşinin adı "Sözünü Sakınmadan"dı.

Semih Bey'in ve Ömer Bey'in sorularına sözünü sakınmadan çok hınzırca cevaplar verdi aynı şiirleri gibi...

Yakın zamanda kaybettiğimiz şair dostu Seyhan Erözçelik'in anısına çok güzel bir şiirle başladı.

Çok zeki ve bir o kadar da sivri bir adam.Sivriliğini twitterdan az buçuk biliyodum.

Kendini bu ülkenin dinden ve ahiretten sorumlu  kişileri ilan etmiş zümreyle atışma halindeler.Küçük İskender cephesi ustaca satraç oyunu gibi giderken, karşı taraf maalesef işi bel altına çekmiş.

Kendisini hedef gösteren haberlerle bu söyleşiyi işaret etmiş.Kendisinin cinsel tercihine atıfla imalar filan...Saçma sapan klasik Türkiye gerçekleri maalesef :(

Bütün bu tatsız detayları eve geldikten sonra öğrendim.Çok şükür hiç bir tatsız bir olay olmadı  provake etmeye çalışanların yapmaya çalıştıkları gibi...

Çok güzel anekdotlar anlattı Küçük İskender...

Babasının kütüphanesinden çekirge sürüsü gibi geçmiş küçük yaşlarda...Sayesinde şairler ve yazarlar  külliyatını yalamış yutmuş...

Ergen yıllarında şiir yazmaya başlamış.Edip Cansever'in şiirlerini o yıllarda hiç beğenmiyormuş.Bir kitabını "Böyle şiir mi olur be !" deyip duvara çarpmış.17 yaşında gittiği Bodrum tatilinde  aymış ustanın şiirine...
Otobüs  bir tren yolunun önünde beklerken  bir köpek görmüş köpek uzaklara bakıyormuş. Onun baktığı yerlere bakmaya çalışmış ama karşıda sadece  dağlar varmış.

 O zaman Edip Cansever'in  dizeleri gelmiş  aklına
"...Kim bakardı uzağa
 köpekleri saymazsam..." Bodrum’a gider gitmez bir Edip Cansever kitabı almış :)

Bunun gibi bir dolu güze anekdot anlattı.

Kendisine marjinal şair denilmesinden hiç hoşlanmıyor "Ben marjinal değilim marjinal olan Müge Anlı'nın programındakiler ..." demesine çok güldüm  bi de:)

Tıp ve sosyoloji eğitimi almış ama ikisini de tamamlamamış.

Ağır Roman'da Okan Bayülgen'le birlikte rol almış.

Tiyatro ortaokul yıllarından beri hayatında varmış.Hatta Radyo ve televizyonculuk okumak isterken annesinin bir lafıyla ilk tercihini silip Cerrah Paşa Tıp fakültesini yazmış ve kazanmış.
Beş yıl okumuş şiirlerinde insan bedenine yaptığı atıfları tıp eğitiminin faydaları olarak görüyor.

Bildiklerimden çok daha güzel şiirleri varmış hayran oldum.Elli küsür kitabı basılmış .

Sayesinde günümüz şairlerini  tanımadığımı ve okumadığımı farkettirdi bana...

O yüzden dünden beri çok ilgimi çekti hayatını ve şiirlerini okuyorum .

Son olarak sevdiğiniz bir şairse söyleşilerini de kaçırmayın derim.
 
Ben geç tanıdım ama çok sevdim.
 
Pişman olmazsınız. :)


Bu da sevdiklerimden  okuma kirası olsun :)

BİR DAHA SEVDİM

“-Oof dedi.


-Ne oldu? dedim .

-Hiiç dedi.

-Herseyi bırak gel benimle dedim.

-Olurmu ? dedi.

-Topu topu bi tabak fazla koyarız soframıza dedim.

-Olmaz dedi.

-Neden? dedim.

-Aynı tabaktan yeriz dedi.

Bir daha Sevdim..” 
 
Küçük İskender

31 Ağustos 2011 Çarşamba

ŞEKER'LİK


Cümleten zaferli ,ramazanlı,şekerli,keyifli,huzurlu,rengarenk,kutlu bayramlar...

25 Ağustos 2011 Perşembe

ÖNÜM, ARKAM ,SAĞIM ,SOLUM ELVİS...



Sabah bir uyandım baktım Elvis'im gelmiş.
Kalbim Elvis Elvis atıyor
Hayırdır inşallah dedim
Pencereyi açtım bir baktım rüzgar Elvis Elvis esiyor.
Kapı çaldı karşı komşum "Komşum bir fincan Elvis alabilirmiyim diyor?"
Kettle su koydum  kahve için"Elvis" diye fokurduyor
Kahvemi alıp balkona çıktım kuşlar bile  "Elvis" şakıyor...
Park da oynayan çocuklar "Önüm arkam  sağım solum Elvis diyor!"
Gözümü kapatıyorum Elvis ...Açıyorum Elvis!

Eh be ! İzDşmLr ...

Ne duruyorsun o zaman ...

Patlat arka arkaya Elvis'leri ...

Pat...http://www.youtube.com/watch?v=QkMVscR5YOo

Pat... http://www.youtube.com/watch?v=uRhTUJLXnBc&NR=1

Pat...http://www.youtube.com/watch?v=FnFP0vwLMyk&NR=1

Pat...http://www.youtube.com/watch?v=HZBUb0ElnNY

Pat... http://www.youtube.com/results?search_query=you+are+on+my+mind&aq=0&oq=you+are+on

Pat... http://www.youtube.com/watch?v=QrojFR7jM9E

Pişik not;Kum kamyonu gibi Elvis şarkıları yığdım.Bünyeye ağır gelirse telaş etmeyiniz  ardından bir ölçü Serdar Ortaç'tan The Wall dinleyiniz.İyi gelecektir.:)

Elvis'iniz bol olsun,

Sevgiler,hörmetler...

16 Ağustos 2011 Salı

GEZELİM GÖRELİM

TRT'de uzun yıllardır yayınlanan bir programdı Gezelim Görelim...

Hala devam ediyor mu bilmiyorum.Denk geldikçe çok severek izlerdim o programı.Yıllarca Anadolu'nun her bir köşesine gitmişlerdi ...

Anadolu insanının sıcaklığını ,iyi niyetini ve enteresan yaratıcılığını gülümseyerek izlerdim.Yaşar Kemal hayranı biri olarak  hafiften kıskanırdım da...Kimbilir ne anılar ne anekdotlar biriktirmişlerdi o çekimlerde...


Yollara düşmek yeni yerler görmek yeni insanlarla tanışmak ne kadar güzel bir duygu...


Geçen hafta yine kurtlandım.Spontane gelişen bir konuşmanın ardından  yola düşelim yeni yerler görelim istedim.Orası mı burası mı derken ne zamandır görmek istediğim Cunda'da karar kıldık.Sabahın köründe atladık arabaya düştük yollara...

Benim için en güzel tatil araba ile gidilen tatil...Hiç yorulmadan mızmızlanmadan saatlerce giderbilirim...Uzun yolda araba kullanmayı da , enteresan yerlerde mola vermeye de bayılırım.Bu yolculukta  çok kullanamadım bol bol  co-pilotluk yaptım.Ve de Şekil a 'da görüldüğü gibi elimde makine hareket halinde bol bol titrek fotolar çektim.
Vacur vucur tatil yerleri gibi değil Cunda ...Sessiz sakin...Ya da ramazandan dolayı öyleydi. bilmiyorum.Ama bana çok iyi geldi.Zaten denizin olduğu bir yerde benim kötü olma olasığım hiç yok...

Kaldığımız  otel  çok güzel  ve sessizdi.Her şey dahil otellerden ,çok yıldızlarından,her an    eli başı dolu dolu tabaklarla dolaşan tatilcilerden hiç hazetmediğim için çok beğendim burayı .

Küçük ama muhteşem  bir koyda zeytin ağaçlarının arasındaydı plajı...Denizi nefisdi.Benim gibi soğuk denizi sevenler için bulunmaz bir yer.Suyun dibini görüyorsunuz tertemiz...

Erkek çocukları gibi bütün gün gözümde gözlük  ellerim ayaklarım zeytin gibi buruşana kadar denizdeydim.Akşam üstüne doğru sudan çıktığımda alnımda dana kadar gözlük izi kalsa da vazgeçmedim gözlüğümden...

Suyun dibine dalıp dalıp  midye ve şeytan minaresi topladım.Gerçi şeytan minarelerinin içindeki kiracıların hala var olduklarını gördüğümde hafiften tırsıp toplamaktan vazgeçtim ama yine de suyun altında olmak çok iyiydi...

Suyun dışında olduğum zamanlarda da elimden makinem düşmedi.Japonlar gibi otu böceği çektim ve bir kısmını üşenmeden hemen yükleyip  hamarat bloggerlar gibi sizlere yazıyorum.:)


 Cunda adası ile ilgili aldığımız yeme içme tavsiyelerinden en isabetlisi Güler tatlıcısıydı bence...Yolu düşenlere kesinlikle tavsiye ediyorum.


Kavala ve sakızlı kurabiyesi meşhur.Ama ben en çok baklavasını sevdim.İlk kez höşmerim yediğim için karşılaştırma şansım yok ama o da güzeldi...Zaten her gelen iki üç paketle çıkıyordu.
Tavsiyelerden bir tanesi Nihat Restoranttı ama ben biraz abartıldığını düşünüyorumMezeleri fena değildi ama Cunda gibi yerde 10 numara olması lazımdı bence...Ben 10 üzerinden 7 verdim kendilerine...O sırada bir sürü balıkçı var belki isim olarak çok bilinmeyen daha lezzetli yerlerde vardır.Bu batan güneş By Nihat'tan çekildi.Manzarası 10 üzerinden 10 aldı benden :)

Taş Kahve'de çok meth edilmişti ama orayı da sevmedim.Bir kere çok pis buldum bardakları füzdincanları...O yüzden fotosunu bile çekmedim.Zaten  kahvemi bile bitirmeden kalktım.

İstanbul'da pek sevmem ama  tam yerine  gidince ayvalık tostu yemek istedim.Ve Avşar Tostçusunu keşfettik.Her öğlen gidip orada ayvalık tostu yedik .Maalesef tostları gözüm dönmüş bir şekilde yerken Japon misyonumu unutmuşum :(

Sonra aşağıdaki apaçi arkadaşla karşılaştık.Kendisi uzun bir süre bu şekilde  hiç ot vs yemeden durunca canlı olmadığını düşündüm.Hiç üşenmeden arabadan inip duvara tırmanıp fotosunu çektim.Sonra ıslık çalarak dikkatini çektim de kafasını çevirdi.

İşte o anlar :)...At "Bu deli de kim ? " der gibi bakmamış mı? :))
Burası da Rahmi Koç'un restore ettirdiği değirmen-kütüphane...
Avşar tostçusundan sonra kahvelerimizi  bu güzel manzaralı sevimli kütüphanede serin serin kitap karıştırarak içtik.Cunda'ya çok yakışmış bu kütüphane... 


Bunlarda yine arabadan çektiğim fotolardan serpmeler...

Güneşin batışını izlemek için Şeytan Sofrasına çıkın demişlerdi.Ben denizden kopamayınca geciktik.O yüzden yukarı çıktığımızda istediğim gibi bir foto çekemedim maalesef.
Ama muhteşem bir manzarası vardı.Güneş batarken deniz kızıla boyanıyor.
Bütün hücrelerim,beynim,kalbim huzur,huzur,huzur diye şarkı söylediler yukarıdayken :)
İşte böyle Sayın seyirciler,bir başka Gezelim-Görelim-Yiyelim programında buluşana dek hoş ve esen kalın...
Sevgiler,
Evliya Çelebinin yandan yemiş halinin dişi Sadun Boro özentisi.

2 Ağustos 2011 Salı

M.Ö.


Yediğim içtiğim benim olsun gördüklerimi anlatayım ben değil mi?

Böyle bodozlama dalış yaptığım için kusura bakmayın öbür türlü ellerimi her an klavyeden çekebilirim çoğu zaman yaptığım gibi...O yüzden yazıyorum.

Ha aşağıda okuyacaklarınızın çoğu diğer yazdıklarım gibi Lafı güzaf efendim ...

Öyle hayatın sırrını vermemi bekliyorsanız avucunuzu yalarsınız :)


Şimdi ben çocukluğumdan beri düşünce gevişi getiren bir insan evladıyım.Düşünce gevişi deyince aklınıza büyükbaş hayvanları getirmeyiniz çok rica edeceğim...

Hani o sevimli mööö'ler yedikleri  şeyleri tekrar tekrar geviş getirirler ya ben de yaşadıklarımı ,gittiğim yerleri düşünce gevişiyle yaşarım tekrar tekrar...en çok da burada ağaç evim dediğim blogumda(yazmasak da çizmesek de orda bir blog var biliyorum yani :)

Şimdi geçtiğimiz ayı yiğen=yiyen  kontenjanıma hibe ettim.

Ne zamandır Teyze,hala kategorisinden pek kendileriyle ilgilenemiyordum.Bir nevi günah çıkarttım temmuz ayı içersinde...Kısmetse Ağustos yine şahsen kendime ait olacak ;)

Şimdi 5 yiğenim var.Üç teyze ,iki halayım onların gözünde...

Bu ay en ballıları Nisa'ydı içlerinde...Kendisi 15 yaşında güzel bir genç kız olsa da  hala halasının(İlk kez bu iki kelimeyi yan yana kullanıyorum çok heyecanlandım :o) böğürtlen gözlüsüdür.

Kendisinin doğum günü münasebetiyle söz verdiğim üzere Teoman konserine gidildi.(Bon Jovi 'ye götüremediğim için bir yerde vicdan muhasebesi konseri:)

Açık havaya bu sene hiç gitmemiştim.Daha mı kötülemiş ne?Koltuklar ,organizasyon(MOS) hiç beğenmedim. Biletixle bilet alırken bir sürü abukluk ona ayrı uyuz oldum.

Kazasız belasız yerimize oturduk .Nisa ilk kez konsere geliyor istyorum ki her şey özel olsun.Ama nerde...Önden çıkan bir abi hayatımda ilk kez gördüğüm elips top şeklindeki aletleri çalarak müzik yaptı ama ben dahil hiç kimse beğenmedik.Bir saat gibi uzunca bir süre çalınca Nisa konser safi bu adamla sürecek diye endişe etmeye başlamışken nihayet Teoman çıktı sahneye...

Kendisinin günahını almayayım ama sanki alkollüymüş gibi geldi bana...Orkestrasıyla senkronu bir tülü yakalayamadı.Sesi detone oldu vs.Üç beş şarkı sonra bütün orkestra içeri gitti eyvah dedim herhalde konser bitti.Teoman akustik gitarıyla tek başına sahneye çıktı ve ardı ardına çok güzel şakıdı.Şakıdı diyorum arada ıslıklar çaldı,armonika çaldı bildiğiniz şakıdı :)

Sonra  düet yaptığı İrem diye bir hanım kızımızla "bana öyle bakma"yı söyledi.Teoman bir açıldı pir açıldı .Kötü başlayan konser güzel bitti.

Bir gece öncesinde Badel ve Nisa'yla Harry Potter'ın  son filminin helvasını kavurduk.Bu arada Badel en büyük yiğenim 20 li yaşlarda üniv.2 sınıf öğrencisi olan yiğenim teyzesinin ilk göz ağrısı ve çok ufak yaşlardan beri en iyi dostlarımdandır..En iyi kitap arkadaşımdır.Diğerlerinin aksine kitap çok sever olduğu için çok paslaşırız kütüphanemizden...Hatta bana Harry Potter virüsünü kendisi bulaştırmıştır.Bütün seriyi  birlikte okuyup ebedi bir eser gibi üzerinde çok tartışmışızdır.Sonra sinemaya aktarıldığında Nisa ve Badel'le birlikte Harry Potter kardeşliği kurup  vizyona gelir gelmez hep birlikte seyretmişizdir.Bknız.

Aynı Harry ve arkadaşlarının her filmde büyüdüğünü izlemek gibiydi onlarla son filme gitmek...

Önce kahve dünyasında kahve ve dondurmalar eşliğinde sohbet ettik.İki tane birbirinden komik ve fırlama yiğeni olunca insanın gülmekten yüz kasları ağrıyabiliyormuş o gün onu gördüm.İkisi de erkek arkadaşlarından yeni ayrıldıkları için pek bir dertli yaralı ceylandılar o gece  ...O yüzden bol miktarda erkek dedikodusu yaptık .

Filmden çıktıktan sonra üçümüz de çok güldük.Kahramanların büyümüş hallerini özellikle Ron'u mahallemizin kasabı şekli veren  ve Harry'nin saçına fön çektirerek büyütmeye çalışan yönetmeni esefle kınayıp selamlarımızı yolladık.

Eve  döndüğümde en küçük yiğen kontenjanından Mina (Yaş 9 hala kontenjanı)hazır asker  gibi beni bekliyordu.Çünkü filme ve konsere gelememişti.Ertesi gün ona  özel alışverişe çıkıldı.yemekler yenildi,dondurmalar,çikolatalar vsler derken gün bitti ben de bittim :)

Önceki hafta 13 yaşındaki ergen  yiğenim Yiğit(teyze kontenjanı) ve arkadaşlarıyla takılmaca.Havuza gitmek, su voleybolü ,bilek güreşi vs.

Şimdi  blogumun şurasında kendisini tanıtmıştım.Ama maymun iştahlım falçatam devam etmediği için öyle tanıttığımla kaldım :)

Artık benim literatürümde  yeni bir paradox var a dostlar !

Bir ergen yiğenden daha beter ne olabilir?Ergen yiğenin ergen arkadaşları...Bu yaşlarda çocukları  ya da yiğenleri olanlar ne demek istediğimi gayet iyi anlamışlardır sanırım :)

Hele mayıs ayında kendisinin doğum günü münasebeti dolayısıyla 9 ergen arkadaşıyla halı sahada  tek başıma mahsur kaldım ki evlere şenlik...Anne ve babalar gelince ben hemen arazi oldum :)

O gün kız erkek hiç bir çocukla iletişime geçmek istemedim niyeyse:)

Geriye kim kaldı?

Hah Derin 10 yaşındaki teyze kuzusu...kendisi doğduğundan itibaren pek bir bana benzetilir.Huyu suyu benzemesin dedim ama o da benzedi maalesef...İnatçının önde gideni :)

Her ne kadar iki keçi aynı köprüde pek sık karşı karşıya gelsek de medarı iftiharımdır o benim...

Derin ve Hannah Montana hayranı iki kız arkadaşıyla evde kareoke partisi yapıp bol bol hoplayıp zıpladık.Şarkı söyleme yarışmaları ,dondurmalar,sinema partileri derken bir temmuz ayını da böyle huşu içinde geçirdik.

Temmuz ayında kendim için yaptığım tek şey çekirdek kızları ve Zilsiz'in arkadaşlarıyla MFÖ konserine gitmek oldu ki o da ayrı bir post konusu olsun.

Sevgiler,hörmetler hepinize  :o)

11 Temmuz 2011 Pazartesi

LoVe

Ben tatilden geldim.8-9 gün süper sonik bir tatil yaptım .

Evet balıklar da yüzdüm.

Herkesler uyurken sabahın bir körü uyanıp el değmemiş  çarşaf gibi denizde  yüzümü de yıkadım.

Geceleri ahaliyi ayartıp tekila partileri  de yaptım.(En son parti de 1,5 saatte 11 shotla ani bir uçuş yapıp sabah gözümü açtığımda ilk kez denize açılmış ve fırtınaya yakalanmış yeni miço gibi güverteyi biraz batırmış buldum ama sağolsun deniz yine beni iyileştirdi :)

Öyle yani sonrası yine her zamanki rutindeydi .

Ta ki cuma gününe kadar...

18 yıl önce bir gün bir telefon gelmişti  arkadaşımdan...O zaman cep telefonları filan yok tabi...

Arkadaşım "akşam Bon Jovi konserine biletim var gelmek istermisin" diye sormuştu.O anda bana bir kal gelmiş etrafımdakiler öyle söylüyor.


18 yıl öncesinden bahsediyorum.Yeni yetme zamanlarım...


Öyle dünya starları şimdiki gibi  karşı komşumuz edasıyla çat kapı  gelip gitmiyorlar İstanbul'a...


Önce sırıtarak kafamı sallamışım sanki karşımdaki görür gibi...Sonra karşıdan istemiyorsan başka birini çağırabilirim demesiyle ben geliyorum diye çığlık atmışım.


Dün gibi hatırlıyorum.Sanki kulise girecekmişimgibi süslenip püslenip gitmiştim konsere...


Sonrası rüya gibi bir konserdi işte.Aylarca etkisinden kurtulamamıştım.


Neyse cuma gününe gelelim.Cuma günü bir ay öncesinden bilet alıp gidelim muhabbetlerine rağmen bilet almamıştım.

Sonrasında cuma günü feci bir trafikteyken arkadaşımdan 17.30 da bir telefon geldi."Bon Jovi konserine iki kişilik davetiyem var hadi davran"demesiyle bana yine geç geçici bir felç indi.Sonra idrak ,hayata dönüş ve çığlık kıyamet...

Ama bir sorun var.O anda mecidiyeköye gidiyorum.Ablamı ve yiğenimi alıp karşıya diğer ablama ulaştırmalıyım.

Görevimiz tehlike yani...  çünkü  iğrenç bir cuma trafiği ve adım adım ilerliyo ...

İstinye'den Mecidiyeköy'e 19.30 da vardım.Yolcularımı alıp muavin edasıyla köprü trafiğine girdim ki Beykoz'a geldiğimde saat 20.45 di.

15 dakika sonra konser başlıyordu.Hemen üst baş değiştirip yola koyuldum.Konser Türk Telekom Arena'da...Arabayı metrocitye bırakıp metroya binerek konsere ışınlanmayı planlıyorum ama konsere girerken saat 22.00 ye geliyordu.



Geç kaldım diye stresten kasılmış bir şekilde stada girerken " Blaze of Glory"i duydum.O anda  vücuduma sanki sakinleştirici iğne yaptılar .

Ondan sonrasında Alice Harikalar Diyarındaki Cheshire kedisi gibi stada havalanarak uçtum .

Jon abi biraz yaşlanmış olsa da yakışıklılığından karizmasından ve sevimliliğinden hiç bir şey kaybetmemiş.


Sonrası mükemmel bir konserditahmin edeceğiniz gibi...

Uzaktan çektiğim fotoğraflarım biraz flu ...Olsun o güne ait bir hatıra...

Ki ben hala ilk konser biletini saklarım.Bu fotolarda iyi olmasa da saklanacak.İleride torun torbaya gösterilecek.abartıyla anlatılacak.Konser bittiğinde Cheshire sırıtmasıyla   yine uçarak eve geri döndüm :)

Öyle işte.

18 yıl önceki gibi yine aşkla ayrıldım konserinden...Bakalım tekrar canlı dinlediğimde aradan kaç yıl geçmiş olacak?

Ve ben hala buralarda olursam bu yazıyı okur  düşünce gevişi getiririm .

Kim bilir?

;))

22 Haziran 2011 Çarşamba

Bakarsın umduğundan iyi geçer yaz?

Tık ,tık,tık...

Kimsecikler var mı?

Ev sahibesi olarak ben bile yokum .Bugün bir komşum gelmiş.Kapı aralığından bakmış hu hu demiş bana...

Haberci mailde görünce Sazan'ım ,taze gelinimin mesajını "Aaa sahi benim bir blogum vardı "diye hatırladım .

Efendim malumunuz havalar çok kötüydü .Havalar kapalı ,basık ve ufuletliydi.İnsanın içinden hiç yazmak gelmiyordu(He he Nihat Doğan 'dan öğrendim kendini başkalaştırarak konuşmayı çok zevkliymiş :)

Sonra birden havalar çook ısındı bu seferde sıcaklardan elim klavyeye gitmedi.Yani lastik patladı şöför atladı bir sürü mazeret sayabilirim size...(Şöförün atlaması mecazi hayal gücünüzü zorlamayınız)

Düşüncelerim bu aralar kar tanesi gibi.Elimi uzatıp yazmak istediğimde  klavyeye değmeden eriyip gidiyorlar.O yüzden yazamıyorum.Başkaca bir nedeni de yok.

Herşeylere rağmen benim keyfim yerinde...

Umarım sizler de  çok iyisinizdir.Bol bol  tuzlu yeşil erik  yiyip mariachi içip fiesta yapıyorum tekila niyetine...Bir sombreom eksik kafamda...

Bu çakma meksikalı ağustos böceği yarın itibariyle  kendini egenin soğuk sularına  atacak.Bütün kış fotoda gördüğü bir tabak denizi yerinde ziyaret edecek.Belki birlikte yüzeceği o çipil çipil balıklar tekrar şevk ve ilham verir de eli kolu dolu dolu gelip yazmaya başlar.

Son ütücü olarak ara ara bloglarınızı okuyup yorum yazmaya çalışıyorum.Haftalar önce yazdıkalarınıza yeni yorum yapan  bu bloggerdaşınıza deli mi ne demeyin hor görmeyin abilerim ablalarım .


Hazır sevgi pıtırcığı moduna girmişken  beni ziyarete gelen Sazan'ım için  küçük bir hediye vermek isterim.

Sazan'ım yeni gelinim,elleri kınalım(teyit edilmedi ama?) Sever misin Sezen Aksu'yu bilmem ama sözlerin sahibi o özel insanı   çok sevdiğini biliyorum. :))


Öptüm :)

http://www.youtube.com/watch?v=IeRBGKtlTJc

23 Nisan 2011 Cumartesi

23


Vay be ! Daha dün gibi geçen senenin 23 isimli postunu yazışım ...

Ne çabuk geçmekte zaman.

Siyah beyaz türk filmlerindeki gibi .Maarif duvar takvimimden sanki sayfalar sapır sapır dökülecek...Ve ben kendimi bir anda  yüzü gözü kırış buruş, saçları una bulanmış bir beyazlıkta ki Aliye Rona gibi bulacağım bir gün...

Leman Sam'dan"Hey yıllar  yenilmedim size  umutlarım yine aynı..."yı belim  bükük elim bastonlu da olsa yine avaz avaz söyleyeceğim gerçi o zamanda bugün olduğu gibi...

Evet bloguma not düşmek farz böyle özel bir günü...

Çok fazla didişsem de huysuzluk yapıp  arada hayatı zindan etsem de kendi kendimi severim beni...(Alıcınızın ayarlarıyla oynamayınız .Blogger şizofrene bağlamadı .Sene de bir gün şımarıklık kontenjanını kullanıyor:)

O yüzden diyorum ki  NİCE SENELERE BEBEK !

Bu postu uzaklardan yazıyorum.Bu doğum günümde  kaçırıldım.İstanbul dışına nereye gideceğimi bilmeden bir arabanın içine bindirildim ve götürüldüm.(İhbar değildir aman ha :) İstanbul'a uzak ama yakınım.Ve de mutluyum...


Çok...

14 Nisan 2011 Perşembe

ÇİKOLATA KURSU



Dün Zilsiz'im "Çikolata kursuna gelmek ister misin?" dedi .Çikolata yeme konusunda ihtisası olan biri olarak Allah Allah nidalarıyla ayaklarım popoma çarpa çarpa gittim ...




Ben gittiğimde ders başlamıştı .Herkesin önünde malzemeler hocanın anlattıklarını dinliyorlardı.

Önce çikolatayı bain-maire usülü eritip bize verilen kalıplara boşalttık.Buzdolabında elli derecede 10 dakika kadar donmaya bıraktık.Sonrasında ganaj dediğimiz iç dolgu maddesini hazırladık.Bize verilen portakal,karamel,rom,fındık aromalarını ganajın içine karıştırdık.

Benim seçimim bitter çikolata oldu her zamanki gibi .En sevdiğim portakallı aromayı kullandım çoğunlukla...Fındıklı ,karamelli ve romludan az da olsa tadımlık yaptım.

Donmuş çikolata kaplarımızın içine ganajlarımızı ilave ettik.Sonra tekrar donmaya bıraktık.O arada diğer truff çikolatalar için malzemelerimizi hazırladık.

Donmuş kalıplarımızı dolaptan alıp ganajların üzerine son katları doldurduk.kalıpların havasını alıp spatulayla üzerini temizleyip tekrar donmaya bıraktık.


Üst fotoğrafta gördüğünüz kare şeklinde olan bitter çikolatalar bu şekilde yapıldı.

Sonrasında truffleri yuvarlayıp kakao ve pudra şekerinde yuvarladık ve onları da donmaya bıraktık.

Giderken iki kutu çikolatamı paketledim.Eve geç geldiğim için tadına bakamamıştım ama bunları yazarken sek kahvemin yanında portakal dolgulu çikolatalarımı yiyorum :))

Normalde içi dolgulu çikolatayı sevmem.Ama bunlar magnumun portakallı bitter çikolataları gibi olmuş.Hımm ne desem bilmem ki?Nefis, nefis...


Vallahi kendime torpil yapmıyorum.Çok güzel olmuş.Ellerimize sağlık :)



Bize kullandırdıkları çikolatanın kalitesi iyiymiş .Ağızda eriyor ve damakta hiç yağ tadı bırakmıyor. Zaten çikolatının renginden parlaklığından da belliydi bu...


Şimdi ilk fırsatta malzemeleri alıp verilen tarife göre evde kendi çikolata uyarlamalarımı yapmayı planlıyorum.Dün naneli aroma kullanmak istedim ama benim dışımda tercih eden yoktu.Ve bu tarifte naneli aromanın sert kaçabileceğini söyledi hocamız.Eğer after eight gibi bir sonuç bekliyorsan o şekilde olmaz dedi.Bakalım evdeki denemelerimde nasıl bir sonuç alıcam?

Aralarda çikolatalı ellerimle fotoğraflarını çektim kurstakilerin.Ortaya bu kolaj çıktı.

Zilsiz'im sayende yine çok keyifli bir kaç saat geçirdim.Bir de burdan teşekkür ettim çikolatalı çikolatalı...











10 Nisan 2011 Pazar

...



Merhabalar :)

Blog yazmak ,yabancı dil gibidir diyorum ben...Çok nankör !

Uzun süre yazmazsan, aynı dil gibi unutulur gidersin.

Unutulmak ya da okunmak gibi bir kaygım olmadı gerçi burada....

Burayı kendim için yazıyorum.Hep derim, burası benim ağaç evim gibi.Gürültünün patırtının arasından buraya sığınırım zaman zaman...

Belli bir süre geçtiğinde yazdıklarımı ,hissettiklerimi okumak keyif verir bana...O yüzdendir tirbünlere oynamam...Ya da çok popüler konulara dair pek bi şeyler yazmam...

O gün ne hissettiysem, ya da ben de neyin tortusu kaldıysa onu not düşerim buraya...

Yasaklar,uzaklar v.s derken yazamadım nicedir...

Ama artık evimdeyim.

Özlemişim buraları...

Hem evimi,hem blogumu...

En son dediğim gibi yazlık evlerin beyaz çarşaf serili odaları gibiydi buralar...

Çekip aldım blogun üzerinden örtüyü...

Ne zamandır sizleri de takip edemedim.Daha iyi...Sevdiğim dizileri arka arkaya izlemek gibi,arka arkaya okurum ben de hepiciğinizi:)

Görüşmeyeli hayat her zamanki gibi sağ gösterip sol vurmaya devam ediyor sol framde...

Geçmiş senelerde yediğim kroşelerden derslerimi iyi aldığımdan olsa gerek daha temkinliyim artık :)

Senenin başında dediğim gibi sürekli gittiğim işimden ayrıldım,freelance olarak iş güç devam etmekte...

Buna da ihtiyacım varmış.Her sabah iki saat yol gidip ,akşam iki saat yol gelmek beni ne de çok yormuş ?İş bittikten sonra anladım.Bunun yanı sıra yeni bir düzen kurma düşünceleri var ki onu da hayata geçirdikten sonra duyururum inşallah...

Dün seminerlerimiz yaz tatiline girdi.

Anlatmaktan , çok keyif aldığım eğitimlerden bir tanesi bu seminerler...O yüzden burada fazlaca yer veriyorum yaratıcılık seminerlerine...

Unutmak istemem orada yaşanılanları...

Akgün Hoca'nın tedrisatından geçmek hayatımda her zaman tebessümle anımsayacağım zaman zaman zorlayıcı,güzel ve keyifli bir tecrübe olarak hafızalarımda yer alacak her zaman...

Eski postlardan birinde paylaşmıştım...Bize yollanan resimlere hikayeler yazarak başladığımız bir hikaye olayımız vardı.Önce bir,sonra iki,sonra üç v.s devam etti...

30 küsür kişilerle başladığımız bu keyifli yazım sürecimizde en son 7 arkadaş devam ediyorduk hikaye yarışmamıza...Yarışma değil de kelimelerle dans etmemize diyeyim :)

Nihayet geçen hafta son hikayemizi yazdık.Bir tane ile başladığımız resimler en son 12+2 ye çıkmıştı...Bu resimleri birbirine bağlayarak ve seminerdeki arkadaşlarımızla kurgulayarak son hikayeyi bitirecekdik.

Toplamda 30 hikaye yazmışız.Geçen sene bu zamanlarda başladığımız hikayeler nihayet bitti.

Geriye baktığımda sürekli mobilize durumda olduğumdan yollarda yapaklarda yazdığım hikayeleri düşünüyorum da her yazdığım hikaye de başka başka hikayeler yaşadım ben...

Bir tanesinde yaz tatilime denk gelmişti.Kültür turuna çıktığım için sürekli hareket halindeydim.Gittiğim bir yerde bir günden fazla kalmıyordum.Bilgisayarın başına geçemediğim için cep telefonumdan mail atarak bize verilen süre bitmeden göndermeye çalışmıştım hikayemi...Etrafımdaki insanlar neden böyle kastığımı anlamamışlardı tabi...Bir insan sene boyunca dinleneceği bir hafta da neden stres dolu dakikalar içine alır ki kendini diye düşünmüşlerdi sanırım?

Bu seminerde yaptıklarıma seminer dışındaki hiç bir arkadaşım da anlam veremiyor zaten...Koca koca insanların hayat gaileleriyle boğuşurken ,neden seminerdeki bir sunumu ya da bir hikaye yazma olayını hayat mamak meselesine dönüştürdüğümüzü anlamıyorlar.Olsun anlamasınlar.Orada bir arada toplaştığımız benim gibi yirmi küsür deli dolu ,uçuk kaçık insanla bir arada paylaştığımız şeylerin anlamını biz biliyoru ne de olsa...

Son hikayede bütün arkadaşların gözlemlediğim huylarını karikatürüze ederek yazmaya çalıştım.Yazarken çok eğlendim.İsmine ütopya dedim ve fona en sevdiğim Alanis Morisette şarkılarından utopia'yı ekledim.

Sonra power point olarak hazırladığım hikayeyi okurken sesim titredi.Yeni doğmuş ceylan gibi dizlerim titreyince oturarak okumaya devam ettim.Diğer arkadaşlar da kendi hikayelerini okudular sonra...

Tüm bu hikayeler devam ederken iki arkadaşla en yüksek puanı paylaşıyordum.Dün Akgün Bey ben ve Ayşe'nin başabaş aynı puanla birinci olarak hikayeleri bitirdiğimizi muştuladı...Hediye olarak da oynatılınca kapı zilleri gibi öten bir hacı yatmaz kuş verdi bize :)Şöyle söyleyeyim benim için altın portakalı kazanmakla eş değer...Hem benim hediyem ötüyor da :)

Ekime kadar seminerler yok.Bu arada seminer dışı bi avuç arkadaş bazı çalışmalar yapmaya devam edecekmişiz sanırım...

Geçtiğimiz haftalarda yazmıştım.Frida ile ilgili bir sunum yaptım seminerlerde...

Şubat ortalarından beri araştırdığım, hakkında değişik anekdotlarla ilgili kitaplar okuduğum bu sanatçıyı da sonraki günlerde ayrıntılı anlatmak isterim ilk fırsatta...

Gördüğünüz gibi uzun süre buraya yazamayınca böyle oluyor.

Uzun süredir görüşmediğiniz bir arkadaşınızla ,görüşmediğiniz süre içinde yaşadığınız her şeyi bir çırpıda anlatma isteğiniz gibi bir çırpıda anlatmak istiyorsunuz her şeyi :))



Gittiğim gördüğüm yaşadığım bir sürü şey var paylaşmak istediğim ama hepsi sırayla ayzarım buraya inş .

Kaybedenler Kulubünü izlediniz mi?

Ben geçen gittim.Arkadaşlarım filmi sevmeyip 15. dakikasında çıkınca tek başıma devam ettim filmi izlemeye...Ve o gün söz verdim kendi kendime...Gişeye oynamayan bu tarz filmleri bundan böyle tek başıma izleyeceğim.Onların vıdı vıdısını çekemem.Ben seviyorum ya da keyif alıyorum bu tarz filmlrden...

İzleyin ya da izlemeyin diyemem...Göreceli...Ama ben sevdim.

90'lı yıllarda yayınlanan Kent FM deki Kaybedenler Kulübünün filmi bu...Size uymaya bilir...Ama dedim ya ben sevdim.Hatta bu sabah ilk kez uzun ara sonra sabah programı yaptılar ki çok keyifle dinledim.Öyle işte...İzlerseniz ve beğenirseniz paylaşırsanız sevinirim :)

Oyyy artık bitsin bu post değil mi? Daldan dala konmaya başladım.

Ez cümle,iyi pazarlar !

Sevgiler,hörmetler ayrıca ;)

22 Mart 2011 Salı

FREEDOM




Uzun süre kapalı kalınca !!! Sesimin son perdesine kadar Mel Gibson abi gibi bağırasım var.

Sesimizi kısan sesi büzüşeciler ...Fındık kadar aklınızla ancak yasaklamayı bilirsiniz zaten...

Neyse! Yazlık evlere gidince kışın kapalı kalmaktan mütevellit oluşan bir koku vardır ya.

Heh! Ben şimdi burayı sonuna kadar açıp havalandırayım dedim.

Az biraz gün sonra dönücem :)

(Hızlı bir bloglara bakış attıım da benim dışımda herkesler DNS kurcalamaları yapmış sanırım.Teknoloji özürlü olmanın dezavantajları oldutturamadım bi türlü . :)

Sevgiler :))

21 Şubat 2011 Pazartesi

Bu aralar...


Son bir kaç haftadır öğrencilik hayatıma dönmüş gibiyim...

Günlerim araştırma yapmakla geçiyor.İlgilendiğim konular hakkında araştırmak,bulmak,okumak,okumak,okumak,seyretmek ve dinlemek minvalinde geçiyor günlerim.

Araştırma yaptığım tüm konular yaratıcılık seminerleriyle ilgili bittabi ki ...


İlgilendiğim konu veya kişilerle ilgili çok bilinmeyen ya da hiç bilinmeyen yönleri öğrendiğim de bütün o yorgunluğa değiyor diye düşünüyorum.


Bazen de o hummalı araştırmanın içindeyken,yapılan güzel bir akşam programına gidemediğim ya da hayır dediğim zamanlarda offlayıp,poffladığım kaytarmaya çalıştığım da oluyor.

Üç hafta önce ki konum Polonya /Poznan'dı...

Kurada bana burası çıkana kadar Polonya'da böyle bir yer olduğunu bile bilmiyordum ne yalan söyleyeyeyim.

Akgün Hoca'nın,Polonezköy'le ilgili yazdığı "Ayyıldızın altındaki Kartal Polonezköy" kitabından ve fotoğraf sergisinden aşinalığım vardı.

Polonya tarihine,ünlü Polonyalı piyanist Chopin'e,İstanbul'da yaşayıp burda hayatını kaybeden ve yaşadığı evi müzeye dönüştürülen Polonyalı şair Adam Mickiewicz'e,Anne tarafından Polonyalı olan ünlü soprana Leyla Gencer'e ve Polonya'ya ait bir sürü enteresan şeyler öğrenmiştik.

Ama Poznan'a bilmiyordum.

Hiç tanımadığım bu şehir hakkında en az orada yaşamaya hazırlanan biri kadar ,araştırma yapmış olabilirim...

Yerli yabancı sayfalardan,oraya turist olarak gidenlerin yorumlarından,bloggerlardan,erasmusla giden öğrencilerden,bir çok farklı gözden aldığım yorumlarla kendi Poznan'ımı yarattım.

Sonra kendime göre bir uslupla anlatmaya geldi sıra.

Tahtaya çıkıp vikipedia gibi anlatmak yerine burayla ilgili bir hikaye uydurdum.Sanki bu araştırmalarımda bana yardım eden erasmuslu bir öğrenci varmış gibi bir şeyler yazdım.

Bu öğrencinin adı Ali Cengiz'miş (Esinlenme bknız.Zeugma; )).

Adam Mickiewicz üniversitesinde okuyan Ali Cengiz'in yakın arkadaşı olan baş kahramanım o şehirle ilgili önemli bir şahsiyetmiş gibi ciddi ciddi anlatmaya başladım.Hazırladığım görseller power pointle destekledi benim bu ali cengiz oyunumu...

Şehrin simgesi yukarıdaki fotodan görüleceği üzere iki inatçı keçi.(aynı ben...Hani kurada bu şehir çıkarken hissi kalbel vuk'u oldu herhalde diyorum.)

Bir saatlik sunum çok heyecanlanmamın dışında ,heyecandan Polonya 'ya sürekli Polanya demem dışında kazasız bitti çok şükür :))

Ardından yeni sunum konumuz verildi Frida.

Bu aralar çok gündemde bir ressam.

Pera müzesindeki sergiyi duymuşsunuzdur(duymadıysanız ben muştulamış olayım :)
Gelman koleksiyonuna ait bazı Frida tabloları İstanbul Pera Müzesi tarafından getirildi ve sergileniyor.sanırım Mart sonuna kadar açık olacak...

Arkadaşlarla ortak gerçekleştireceğimiz sunumda sadece Frida'nın tabloları olmayacak.

Aztekler'den başlayıp Meksika'ya uzanan efsanelerin,mitolojinin,Meksika devriminin de içinde olduğu bir çalışma hazırlayacağız.

Herkes araştırmak için bir konu seçti.Ben Aztek'leri almayı çok istedim.
Ne de olsa aynı topraklara yakın yaşayan başka bir kahramanım Geronimo'm vardı benim...

Bu konudaki araştırmanın asıl konuma da faydası olur diye düşündüm ama Bana Frida ve Tina Modotti ile Leon Troçki arasındaki ilişkiler kaldı.

Meksika'da yaşayan önemli bir kadın fotoğrafçı Tina Modotti...Aynı zamanda Frida ile ilgili çok yakın dost zaman zaman ilişkiye dönüşen bir dostluk var aralarında...


Diğeri Kızıl ordunun kurucusu Troçki'nin Meksika'da kaldığı yıllarda ,Frida'yla bütünleşen mavi evinde bir,buçuk sene kalması ,bu süreçte aralarında başlayan ilişki,Trocki'nin karısını fark etmesi v.s ...olaylar gelişir...:)

Şimdiki gündem maddemiz Frida ve tebaası olduğu için herkes bir Frida mania şeklinde dolaşıyor ortalıkta...

Cumartesi günü Pera Müzesinde önemli bir söyleşi vardı.Frida'nın kız kardeşi Cristina'nın torunu Cristina Kahlo 'nun söyleşisi...

Aile fertlerinden birinin anlatacağı Frida ilginç olur dedik hep birlikte söyleşiye gidelim dedik .Rotayı Pera'ya çevirdik.

Müşkül pesent ben,14.30 da başlayan söyleşinin başlamasına son beş dakika kala yetiştim maalesef.

Benim haricimde herkes koltuklarında oturup söyleşinin başlamasını bekliyordu.

Apar topar aşağı kata inerken merdivenlerde benden başka kimseyi göremeyince yanlış yere mi gidiyorum şüphesiyle merdivenleri geri çıkıp , koridordaki o kadar kişi içinden birine sordum.

Esmer ablaya "Pardon Frida söyleşisi bu katta mı "Cevap alamadım.
Kadın anlamadı ya da duymadı diye düşünüp bir daha sordum .Sonra kadın ingilizce konuşup beni anlamadığını söyleyince pardon deyip indim aşağıya tekrar...

Sona kalan dona kalır diye boşa dememişler.Salona indiğimde yer yoktu.Baktım bir tek protokolda boş bir koltuk var gayet protokoldenmişim gibi oturuverdim.

Neyse söyleşi bir başladı.Bir baktım söyleşiyi yapan demin soru sorduğum ablaymış...

Yuh dedim yani o kadar kişi içerisinden sen kalk söyleşiyi yapacak kişiye sor.

Bu da günün madarası oldu tabi :)

Söyleşiye gelince çok lezzetli bir söyleşiydi diyemem.

Yapanların tabi ellerine sağlık ya da Cristina ablan'ın ayaklarına sağlık ta oralardan kalkmış gelmiş ama keşke daha suya sabuna dokunur şeyler anlatsaydı.

Bana göre Frida'yı hiç tanımayan biri yine tanımadan çıktı o söyleşiden...

Sergiyi henüz gezmemiştim.Yukarı kata çıktığımda bir hayal kırıklığı da Gelman koleksiyonun yer aldığı tabloları görünce oldu.

Çok az sayıda tablo getirilmiş.

Eleştirel bakmayayım isterdim .Ne de olsa Pera çok güzel sergiler açıyor.
Belki diğer müzelerdeki dinamikleri tetikliyor.Ama Frida sergisini getirdilerse de en az iki kat olmalıydı ve daha zengin tablo yelpazesi olmalıydı bence...

Yolunuz Pera'ya düşerse yine de görmemezlik etmeyin bence.Ama şu anda Frida serisinden çok müzedeki Çarlık rusyası sergisi çok daha etkileyiciydi diyebilirim.

Çıkışta ver elini İstiklal ya da Galata dersiniz ki ben her ikisini de yaptım :)

İyi haftalar.

13 Şubat 2011 Pazar

HOŞGELDİN(M)



...Bugün günlerden güzellik, Sefa geldin, Hoş geldin
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim...

Hoşgeldi(m),Hoşgeldi(n),Hoşgeldi(niz),Hoşgeldi(ler)

Bu kadar hoşluklara Birsen Tezer-Hüsnü Arkan*'sız bir Hoş geldin olmazdı,yavan olurdu,eksik kalırdı.

Buyrunuz efendim sizlerin de pazarına hoşluklar getirsin.


http://www.youtube.com/watch?v=o9EaKY8lBFw
*Ezginin Günlüğü artık onsuz diye üzülüyordum,Zerdaliler onsuz şimdi daha bir öksüz kaldı dalında diye düşünüyordum ama her ayrılık başka birlikteliklere gebeymiş :)


İyi pazarlar :)